Henüz Güneş Batmamış ve Renkler; Aşkın Elli Tonu Misali…

 

Sevdalar damla damla olmuş, dans ederken, fondaki “Scent of a Woman” filminin, meşhur tango müziğinde…

Sanki dağların en tepesinde, sanki hasretliğin en tepesinde…

Kavuşmak ve ayrılmak gibi… Sanki her ayrılığın, yeni bir kavuşmayı getireceğinden… Sanki her kavuşmanın, yeni bir ayrılığı getireceğinden…

Damla damla olmuş sözler… Nefesler, fısıltılar ve sessizlik…

Yasemin ve gül kokularının arasında, yine de hasret kalmak…

Çocukken saklambaç ve yakan top oynadığın,

Çocukken heykel oyunu ve bezirgân oyunu oynadığın…

Kanlıdere’de kurbağaların yanı sıra koştuğun,

Sakallı dede gibi masal kahramanların gerçek olmasını dilediğin…

Her adımda bazen bir iç geçiriş,

Her adımda bazen bir gülümseme…

Sana hayran olmamak elde değil ki, Astor Piazzolla

Her Oblivion dinleyişte, insanın içindeki fısıltılar, sese dökülür…

Damla damla…

Ve her dökülüşte, secdeye varır gibi içinden atarsın seni, sen olmaktan alıkoyan her şeyi…

Ve evet, tanıdın onu…

Yüzünü hiç görmediğin, sesini bir kez bile duymadığını…

Yine de tanıdın…

Kadife karası değil de, katran karası mıydı gecelerin rengi?

Kokusundan, nefes alışından…

Tanıdığın…

Yazdan kalma, bir öğle vaktini tasvir ederken, çıngır sıcak değil de, fırın sıcağı mıydı, öğlenin rengi? Evet, rengi…

Bir çift göz, sadece iki tane göz… Saçlarda gezinir… Evet, o iki tane, bir çift göz, sadece dokunur tene…

Tek bir kalp gibi,

Tek bir nefes gibi…

Tutkunun, arzunun, günahın kokusunda…

Çok uzun bir yoldan gelmiş gibi,

Sanki dağların en tepesinde, sanki hasretliğin en tepesinde…

Kavuşmak ve ayrılmak gibi… Sanki her ayrılığın yeni bir kavuşmayı getireceğinden… Sanki her kavuşmanın yeni bir ayrılığı getireceğinden…

Damla damla olmuş sözler… Nefesler, fısıltılar ve sessizlik…

Nihayetinde, son bulmak; aşkın kollarında…

O an yaşamın kıyısında, tam düşünürken, tanırsın onu…

Sadece kokusundan, sadece teninden, sana uzattığı elden…

Ve o elin kokusu, o elin dokunuşu… Bulaşır sana…

Ve işte tam da bu sebepten ötürü, vazgeçilmez…

Yüzüne dokunan parmaklarda, yılların özlemi…

Dudaklarda gezinen nefeste, yılların hasreti…

Sırtına usulca dokunan dişlerin; hüznü, vahşiliği, hoyratlığı, terk edilmişliği, mutluluğu, sevinçleri gibi içerisinde, siz deyin yirmi, ben diyeyim elli tonu var…

Her devrin bir bitişi, her devrin başlangıcı…

Her suskunluğun bitişi, her suskunluğun başlangıcı…

Çok zaman olmuş muydu, yoksa çok zaman olmamış mıydı?

Ne zamandır bakmadığı, hiç uğramadığı…

Kalp bahçesine…

Baktığın her insanda, onun gözlerini araman gibi…

Tanıdım seni… Saklanmak istesen bile… Tanıdım…

Gözlerin uzaklara mı dalıyor?

Dalmasın… Aradığın; göğüs kafesinin içindeki kan yumruğunda, seni bekler… Sen ise beyhude gibi, başın gökyüzünde…

Sırtı dönük sana ama seni bekleyen…

Küskün sana ama seni seven…

Sadece bak ve gör…

Kadife karası değil de, katran karası mıydı gecelerin rengi?

Kokusundan, nefes alışından…

Tanıdığın…

Yoksa çıngır sıcak değil de, aşkın elli tonu muydu, rengi?

Koklamadan tanımak…

Oysa birini derinden koklamak aşka teslim olmaktır, boyun eğmektir.

Düşlerden uyanmak gibi birden bire…

Dışarıda yağmur yağıyor, bir akşam vakti… Henüz güneş batmamış ve renkler; aşkın elli tonu misali…

Ve ben ağaçları seyrediyorum… Yeşermiş olan her ne varsa bakıyorum…

Yaklaşmakta olan gecenin kokusunu alıyorum.

Ve sen… Düşlerde soluk almadan her anını hatırladığın, bilmediğin yerlerde yürümek istediğin… Birbiri ile hiçbir bağlantısı olmayan,  yollara girmek…

Dışarı çıkıyorum, yağmurun altında yürüyorum, arkamdan gelen sen ile… Belki yağmurun altında dans ederiz diye düşünürken…

Oysa bilmediğin yerlere giderken, kalbindeki biten aşklarını özlemek…

Oysa ismini hatırlayamadığın kasabalara yolculuk ederken, yokluğunu hissetmek…

Senin coğrafyanda, senin toprağında…

Manastırın tepesinden bakarken uçsuz bucaksızlığa,

Bir gün tekrar kavuşma anına geleceğimizi bilmek, beni bizden koparan yerde…

Sevdalar damla damla olmuş, dans ederken, fondaki “Scent of a Woman” filminin, meşhur tango müziğinde…

Sanki dağların en tepesinde, sanki hasretliğin en tepesinde…

Kavuşmak ve ayrılmak gibi… Sanki her ayrılığın yeni bir kavuşmayı getireceğinden… Sanki her kavuşmanın yeni bir ayrılığı getireceğinden…

Kokuna hasret giderken, bıraktığın o göğüs kafesindeki, kan yumruğunu özlemek…

Bıraktığımız yerdeki…

 

Tags:

Bir Cevap Yazın