Farkında olsak da olmasak da,

Yaşam serüvenimiz dörtnala gidiyor…

Bazen bir kartal gibi yükseklerden uçarak,

Bazen de, bir kırlangıç gibi mevsimlerin değişmesini bekleyerek…

Bazen ise bir akşamüstü vaktini izleyerek…

Yakınlardan köpek havlaması duyuluyor…

Akşamüzeri…

Uzaktan ezan sesi de geliyor kulağıma…

Ve evlerde telaş…

Kimisi gelmeyecek olanı bekler,

Kimisi hüzünle düşüncelere dalar,

Böyledir çoğu zaman, bu akşamüstleri… Telaşlar, sevinçler ve hüzünler…

Bilinmez bir kör kuyunun başında bekler misali insanlar, düşüncelerin kıyısında…

Hep akşamüstleri olur bu telaşlar…

Kimisi içki sofrası hazırlar kendine, içinden efkâr dağıtmak gelmiştir,

Kimisi çay demlemiştir, bahar ve karanfil kokulu…

Kimisi akşam namazını kılıyordur, kıbleye secde ederek.

Benim de aklım çocukluk anılarımda… Kırkambardan çıkmış evvel zaman içerisindeki…

Babaannemin mum ışığında, gözlerindeki kocaman okuma gözlükleriyle, Kuran’dan ayet okumalarını seyretmem, gizlice perdenin arkasından…

Bu şekil kareler düşer aklıma bazen akşamüstü…

İnsan ruhundaki çizikleri, iyi ve kötü ortaya çıkması gibi hatırlar bazen bazı şeyleri…

Geçmişte takılı kalmak akılda yoksa bile, çizikler size zaman zaman ses atar.

Ve her şeye rağmen,  bir daha gelmeyecek olan geçmiş ve henüz yaşamadığımız gelecek…

Bazen düşünmüşümdür, fazladan hayatımızı işgal eden, meşgul eden bir biten ve bilinmezlik…

Ve her şeye rağmen, değişmeyen tek gerçek, elle tutulur, gözle görülür ve hissedilen ise sadece içerisinde bulunduğumuz an…

Gözlerimizi açtığımız her yeni güne umutla,

Nefesimizi aldığımız her saniyeye, yine umutla bakmak ve bakabilmeyi başarmak…

Şartlar ne olursa olsun…

Ve şükretmeyi her zaman bilmek…

Düşünün ki, kaygı duyduğunuz ne varsa hepsi de geçici…

Düşünün ki, üzüldüğünüz ne varsa, onlar da geçici…

Biten bir gün, ister istemez insandan izler taşır.

Aradan kaç sene geçmesine rağmen, babaannemin ayet okumasını unutmadığım misal, insanda iz bırakan, çocukluğunun, geçmişinin izleri…

Bitmemiş bir serüvendeki figürler misali,

Bitmemiş bir resimdeki, renkler misali…

Yaşamını fırça darbeleri ile renklendirdiğin ölçüde renkli ve özgürsün.

Sen; sen olduğun zaman gerçeksin.

Fırça darbeleri ile flört ettiğin zaman güzelsin.

Rüzgârın sesinden bir ahenk,

Kuşların ötüşlerinden bir nağme anımsadığında…

Bazen var ile yok arasında yaşayacaksın,

Bazen gümbür gümbür çalan davul misali yaşayacaksın.

Yürürken uçsuz bucaksız ovalarda, yaşamın müziğini duymak gibi bazen yaşamak…

Duyabildiğimiz bu sonsuz ve keyif verici sesler arasında, her insanın var ile yok arasındaki gidiş ve gelişlerini seyretmek, hayat etmek…

Yıllar evvel Lefkoşa’nın bir mahallesi olan Köşklüçiftlik’te çocukluğumuzu yaşarken, en çok duyduğum seslerden biriydi kumru sesleri…

Oysa doğada ne kadar çok ses varmış sonradan duyduğumuz…

Sabahın erken bir vaktinde, henüz araba veya motor sesleri yokken, sırf onların sesini duymak için bahçeye çıkardım. O zamanlar bunu biriyle paylaşamazdım. Yaşadığımız çevrede, çocukların doğayla haşır neşir olması çok görülen bir şey değildi. Annelerin bitmez tükenmez “temiz kal çocuğum, üstünü başını kirletme” söylemleri vardı.

Hâlbuki sonradan öğrenir insan, temizlik ruh ve kalpte olmalı diye…

Ben yine de her seferinde, azar işiteceğimi bile bile, ne böceklerden ne de topraktan vazgeçerdim.

Bazen topraktan figürler yapardım, bazen böcekleri kavanoza koyar onları izlerdim. Kavanozun kapağını delerdim ki hava alsınlar…

Yani bu şekil enteresan bir çocukmuşum.

Hayat serüvenimiz de bu şekil, sadece iyi ve kötünün olduğu, beyaz ve siyahın olduğu bir serüven değil…

Toprağıyla, çamur ile böceğiyle, otu ile her seferinde bizi şaşırtan renkler ve baharatlar ile dolu dolu bir macera…

Farkında olsak da olmasak da,

Yaşam serüvenimiz dörtnala gidiyor…

Bazen bir kartal gibi yükseklerden uçarak,

Bazen de, bir kırlangıç gibi mevsimlerin değişmesini bekleyerek…

Bazen ise bir akşamüstü vaktini izleyerek…

 

Bir Cevap Yazın